Mahmut Anlar ile Röportaj

“Projelerimin kahramanları var…”

Mimar olmasaydınız ne olurdunuz?
Herhalde psikiyatrist olurdum; seviyorum çünkü insan psikolojisini.

Tasarladığınız mekânlarda Mahmut Anlar’ın imzasını nasıl anlarız?
Anlayamazsınız; bunun için çok gayret sarf ediyorum. Ortak bir dil tabii ki var ama onu anlamak çok kolay bir şey değil.

Kullandığınız bir renk, obje, vazgeçemediğiniz detaylar yok mudur?
Belki ortak noktadaki aynıları söyleyebilirim ama, o bile hiçbir zaman ‘olsun’ diye yapılmış bir şey değil, gerektiği durumlarda kullanıyoruz. Bir dönem denk gelmişti, aynalar her projede vardı. Tamamen bize verilen işi, nerede olduğundan tutun, orayı kimin işleteceğine, kimlerin geleceğine kadar özel değerlendirip oraya özgü konsept geliştiriyoruz.

Ama özellikle restoran ve kulüp işletmelerinde bir kadın imgesini mekânın konseptiyle ilişkilendiriyorsunuz…
Bunu ortak özellik diye kimsenin anlamasına imkân yok. Bir gece kulübü ya da bu tip yerlerde tabii ki kadın müşteriyi çok daha cezbedici şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bir de şöyle bir şey var: Bazı projelerde bir kahraman oluyor. Aslında hepsinde var bir şekilde. Bazen bilindik bir kişi de olabiliyor, bir isim de, hiç bilinmeyen bir karakter de. Çıkış noktasında her zaman bir kahramanı hedef alıyoruz. Mesela Tampa Bo Derek, Buz-Safran da Cicciollina… Kadın gece hayatında çok önemli bir faktör ama bu kahraman her seferinde kadın olacak diye bir kaide yok. Bir film de, tarz da, olay da olabilir.

Minimalist bir tarzınız var diyebilir miyiz? Nasıl tanımlarsınız tarzınızı?
Hayır, diyemezsiniz. Konusuna göre değişiyor. Vogue’u yaptığımda Türkiye’deki ilk minimalist örneklerdendi ama sonra Laila’yı, peşinden Buz’u yaptım sonra Anjelique’i; pavyon tarzıydı. Buralar birbirine çok tezat. Olması gerektiği yerdeki tarzı yapıyoruz.

Yaptığınız mekânlardan sizi en fazla yansıtan hangisi?
Ayrım yapmak çok zor. Beni yansıtan demeyim çünkü projelerimde ben daha geri planda kalıyorum. Beni yansıtan hepsi ama belki de en eğlenerek yaptığım Safran.
Beğenmediğiniz mekânlarda ‘burayı ben nasıl tasarlardım’ diye düşünüyor musunuz?
Hiç demiyorum.

OFİSİMDE MUTLUYUM

Özel hayatınıza yansıtmıyor musunuz işinizi?
Özel hayatım ve iş hayatım diye çok da fazla ayırmıyorum. Zaten çok sevdiğim bir işi yapıyorum, bunu hobi gibi de görebiliriz. Keyif almadığım hiçbir projeyi yapmadım bugüne kadar. Özel hayatım bazı noktalarda mesleğimin dışında. Mesela iş çevresinde bilinen bir insanım ama bunun hiçbir zaman özel hayatımda bilinmesini talep eden bir insan olmadım. Mimar Mahmut Anlar kimliğinin Mahmut kimliğine çok fazla yansımamasına dikkat ediyorum. Mütevazı olmayı seven bir insanım ve özgürlüğüme düşkünüm.

Hangi mekânlara gitmekten, orada bulunmaktan haz duyuyorsunuz?
Ofisimde mutluyum. Çok daha basit anlamdaki yerleri tercih ediyorum mesela bir balıkçı. Çok mutlu olduğum için sürekli gittiğim bir yer yok.

Bir projeye başlamadan önce hayal mi ediyorsunuz yoksa çizerken mi ortaya çıkıyor?
Genelde çizerken yani ona konsantre olmaya başladığım zaman çıkıyor. Ben daha ziyade masa başında tasarım yapmayı seviyorum.

Bitirdiğiniz bir mekâna bir kaç sene sonra gittiğinizde, şurası eksik kalmış dediğiniz oluyor mu?
Tam tersi ‘Unutmuşum, ne kadar güzel olmuş’ diyorum.

Peki, sizi diğer mimarlardan farklılaştıran özellikler neler?
Benim mimarlık eğitimim sanat ağırlıklıydı; işin içinde teknik kısım da var ama yola çıktığınız zaman biraz daha sanatçı ve onun getirdiği biraz daha hayalperest bir insan; bir yandan da Avusturya Lisesi eğitimimden dolayı, aynı zamanda mantığı ağır basan ve iş disiplinine çok önem veren biri: Yani tamamen Alman ekolünde bir insanım. Ama Alman ekolü derken, katı bir disiplinden bahsetmiyorum. Disiplinsizlik içinde disiplin benim prensibimdir. Yani esas olan iştir. Çalışma saatleri, çalışma prensipleri gibi katı kurallarım hiç olmuyor. İşin kendisinin çıkmasının hedef alındığı bir disiplin vardır. Herkes serbesttir ama iş olmadığı zaman çok daha katıdır bunun getirileri. Zamanında teslim etmek, anlayışlı bütçelerde yapmak yani bu disiplin beni farklılaştırıyor.
Renkli bir kişilik diyebilirim kendim için; çünkü her yerde, değişik mekânlarda gözükebiliyorum, keyfini alıyorum. Olayı sadece büro içinde çözümlemiyorum; bulunduğum her yerde çalışıyorum aslında. Hiçbir zaman standartta birbirinin tekrarı gibi kolaylıkları olan ve o anlamda ticari değeri daha yüksek işler yapmadım. Bu da beni diğerlerinden ayıran en önemli faktörlerden biri. Ruhumu kattığım -ekibime de bunu aşılamaya çalışıyorum- gerçekten manası olan projeler yapıyorum. Bu da kolay olmuyor. Çok yoruluyoruz ama hiçbir zaman da daha az yorulmak için standart ya da birbirinin tekrarı olan projelere yönelmiyoruz.

Dedeniz gazinocuymuş, eğlence hayatını sevmenizde etkisi var mı?
Büyük dedem gazinocuydu. Herhalde vardır ama onlar hiç sevmezlerdi. Sanırım işleri olduğu için o tip mekânlara hiç gitmezlerdi. Ben o işin içinde hiç bulunmadım. Sadece eğlence kısmını mı kendime mal ediyorum bilmiyorum ama tabii ki bir takım bilgiler var o tip mekânlarla ilgili. Bunların da mutlaka işime etkisi olmuştur.

Serdar Bilgili’nin isim hakkını aldığı W Hotels’in tasarımını yapıyorsunuz. Nasıl bir araya geldiniz Bilgili’yle?
Mikla projesinden sonra Serdar beni aradı. Orası onun gönlüne hitap etmiş. Bir de W, Avrupa’da çok bilinen bir oteller zinciri değil ABD’de çok yaygın. W’nun konsepti benim yaptığım işlerle çok paralel. Bir şekilde çok renkli bir dünya, klasik otel mantığında değil, her ülkede farklı bir dizaynda W var. Özel bir standart yok ama mantığı var. O mantık da benim diğer yaptığım işlerle çok bağdaşıyor. Katı kuralları yok, abartılı bir dizayn durumu yok. Bana göre her proje bir şekilde ait olduğu yere, sahibine bağlıdır.
Dizayn otellere baktığınız zaman görüntüler, dünyanın herhangi bir yerinde olabilir dedirten görüntüler. W’ların da hiçbir zaman ağırlıklı bir dizayn otel kaygısı yok. İnsanın rahatlığını, konforunu aynı zamanda günümüzü, trendi yansıtan ama hiçbir zaman onun altında ezilmeyen daha özgür bir konsept W. O yüzden benim yaptığım işlerle bir paralellik görüyorum.

Türkiye’deki W nasıl olacak?
Tarihi bir mekânda bunu gerçekleştiriyoruz, bunun çok zorlukları var. Farklı bir amaca hizmet eden binaları bambaşka bir hizmete dönüştürüyoruz. Oralar bilindiği üzere Türkiye’deki ilk toplu konut. Dolmabahçe Sarayı’nda çalışanların lojmanı mantığında yapılmış. Bir de o binanın tarihi özelliğinden dolayı tamamen bambaşka bir modernlikte tasarlamayı düşünmüyoruz. Oranın tarihi çok iyi incelendi, geçmişinde neler yaşandı çok iyi biliyoruz, bu paralellikte biraz da Osmanlı konseptini ele alıyoruz orada. Özellikle Osmanlı’nın mistik ve egzotik havasını orada biraz yansıtmaya çalışıyoruz. Bu tip projelerde seksapel çok önemli. Bu da Osmanlı’nın kokusunda olan bir his. Biz de bir şekilde bunu vermeye çalışıyoruz. Tabii W mantığında yorumluyoruz.

COCA-COLA EN BAŞARILI DİZAYN…

Beğendiğiniz mimar?
Tek bir isim veremem, çünkü her işini beğendiğim mimar diye biri yok. Sonrasında tekrarları olabiliyor, eleştirdiğim çok şey oluyor. Sözgelimi Philippe Starck başarısını hiç kimse yadsıyamaz. Ama onun getirdikleri hâlâ aynı tekrarla devam ettiği zaman en beğendiğim isim diye söyleyemiyorum. Bunu maalesef diğer mimarlarda da görüyoruz.

Etkilendiğiniz film?
Şeytanın Avukatı.

Sevdiğiniz kitap?
Koku.

Beğendiğiniz tasarım?
Grafikte Coca-Cola, en başarılı dizaynlardan bir tanesi.

KAYNAK : MİLLİYET

Kerim ÇALIŞKAN

Canlisiva.org platformu içerisinde ev aksesuar fikirleri, ofis aksesuar fikirleri, farklı fikir ve materyalleri bulabilirsiniz.

No Comments Yet

Leave a Reply

Your email address will not be published.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Powered by keepvid themefull earn money